GÖNÜL SOHBETLERİ
Mânâ âleminin kapıları geceleri aralanır.
El ayak çekilip sessizlik çökünce, duyu organları yepyeni bir canlılık kazanır.
Daha derin düşünür, daha güzel hissederiz. Kartallar yalnız gezerler, kargalar sürü halinde…
Bütün büyük insanlar, sessizliği ve yalnızlığı seven, az konuşan insanlardır.
Çok konuşmak heybeti giderir, vakârı azaltır.
Bir velî zat tanımıştım yıllar önce. Güzeller güzeli bir insandı.
Bir toplumda insanların boş ve mânâsız sözlerinden tedirgin olunca, başını önüne eğer, sükût ederdi.
Bu hareketi derhal karşı tarafı uyarır, onları hizaya getirirdi.
Yüce Peygamberimiz, “Ya hayır söyleyin, yahut susun.” buyuruyor.
Bazen cevap vermemek, sükût etmek en güzel cevap oluyor.
Kalabalıkta malzeme toplanır, sessizlik ve yalnızlıkta işlenir.
İç dışa yansır. İçte ne varsa, dışa vuran da odur.
Sessizlik ve nezaket bir kültür, gürültü ve kalabalık ilkelliktir, görgüsüzlüktür.
Hâl ve tavrına, duruş ve oturuşuna bakarak bir insan hakkında isabetle hüküm verebiliriz.
Asıl nezaket dimağın içten aydınlanması, ruhun bütün vücuda hâkim olmasıdır.
Gevezelik içten fethi engeller, tekâmüle engel olur, etki gücünü azaltır.
Sükûta sarılan kurtulur. Kenan Rifai, “Sükût olsun sana tevhid” der.
Kurtuluş, diline sahip olmaya bağlıdır. Söz gümüşse, sükût altındır.
Sükûttan daha güzel söz söyleyeceksek, ağzımızı açalım.
HİÇ İÇERDE KAYBOLAN DIŞARIDA ARANIR MI?
Tasavvuf tarihinin en ünlü isimlerinden Rabia Sultan, bir gün bahçesinde harıl harıl bir şeyler aramaktadır. Sağa bakar, sola bakar, aradığını bulamaz. Konu komşu görürler, yardıma gelirler. Ya Rabia derler, aradığın neyse yardım edelim. Rabia Sultan memnun olur, teşekkür eder ve iğnemi düşürdüm der. Arıyorum, bulamıyorum. Gelenler, öbek öbek dağılır, iğneyi bulmak için ellerinden geleni yaparlar, fakat hiçbiri bulamaz. Biri sorar; ya Rabia, iğneyi nerede düşürdün? Rabia Sultan cevap verir; siz gelmeden önce sökük dikiyordum, birden elimden kayıverdi, yere düştü. Sonra bahçeye çıktım, arıyorum, bulamıyorum. Gülerler, ilâhi Sultan sen çok yaşa, hiç içerde kaybolan dışarıda aranır mı? Rabia taşı gediğine koymuştur. Tane tane konuşarak cevap verir. Niye o kadar hayret ettiniz? Aramızda ne fark var ki? Sizin yaptığınızı yapıyorum. Siz de içinizde kaybettiğiniz huzuru, mutluluğu dışarıda aramıyor musunuz?
Evet Rabia Sultan, dün senin zamanında, komşularının yaptığını, bugünün insanlarının büyük çoğunluğu da aynen yapıyorlar. Kalplerinin derinliklerinde, mânâ âlemlerinde kaybettiklerini, hep dışarıda, parada pulda, malda mülkte, gösterişte arıyorlar. Arıyorlar da ne oluyor, bulabiliyorlar mı? Ne gezer… Tıpkı susadıkça tuzlu deniz suyu içen insanlar gibi, susuzlukları daha da artıyor. Hiç içerde kaybedilen, dışarıda aranır mı? Aransa bile bulunur mu? Ama bizler, ısrarla, inatla aramaya devam ediyor, bulmaya çalışıyoruz…
ÇOCUK VE ALLAH
Bundan uzun yıllar önce şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Çocuk ve Allah” isimli bir şiir kitabı çıkmıştı. Orada değerli şair:
“Çocuğum dua et geceleri,
İnsan uzaklaşabilir Allah’tan” diyordu.
Gerçek ortada, lâfı eveleyip, gevelemeye, sündürüp uzatmaya hiç hacet yok.
Biz Allah’tan uzaklaştık.
Biz mânâ âleminden, ışıktan, güzellikten, incelikten uzaklaştık.
Madde adına, para adına ve sözde yetiştirdiğimiz çocuklar adına, bütün mânevi değerleri çiğnedik. Sonuç ne oldu? İşte ortada. İnsanı utandıran, kahreden çirkinliklerde, rezillikte her gün yeni rekorlara gidiyoruz. İçkide, sigarada, uyuşturucuda, cinsî sapıklıklarda, edepsizlikte, kabalıkta, her gün insanlıktan, efendilikten biraz daha uzaklaşarak “Belhum Adal” olmak yolunda süratle ilerliyoruz.
Artık bazı gazetelerimiz, genelev albümü gibi çıkıyor.
Bazı televizyon kanallarımız, sokağa düşmüş zavallı kadınların reklâmını yapmak, fiyatlarını arttırmak için birbirleriyle yarışıyor.
Artık bir “ikinci Necip Fazıl” yok ki “Durun kalabalıklar durun! Bu yollar çıkmaz sokak/ Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” desin.
Artık bu ülkede, bütün dürüst, temiz, hassas, ince ruhlu asil insanların, hanımefendilerin, beyefendilerin boyunları bükük, onlar garip, yalnız, çaresiz.
Onlar, muhtaç oldukları sevgiyi, saygıyı, ilgiyi en yakınlarından bile göremiyorlar. Öyle yalnızlar ki, bazen göz yaşlarını bile içlerine akıtmak zorundalar.
Karşılarında mâneviyat adına, kültür adına, insanlık adına her şeylerini ama her şeylerini kaybetmiş bir gürûh var. İthamlar başlıyor.
Yobaz, gerici, mürteci, çağdışı ve daha neler neler.
O tertemiz, o pırıl pırıl, o kirlenmemek için canlarını dişlerine takan insanlar, göz yaşlarını içlerine akıtarak, ıstırap içinde şunları söylüyorlar:
“Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!”
Gerçek bu, demin söylediğim o ağzı köpüklü it gürûhunun dışında, kimse aksini söyleyemez.
Peki yapılacak nedir? Tek husus var. Allah’a ve Peygamber’e her zamankinden daha büyük bir aşkla, şevkle, heyecanla sımsıkı sarılmak. Kur’an-ı Kerim’de buyurulduğu gibi “Önce inandım de, sonra dosdoğru ol.” Gerek Kur’an-ı Kerim’de, gerek onun en güzel yorumu olan Peygamber sözlerinde öyle diriltici bir kuvvet var ki, bir tek âyeti, bir tek hadisi yaşayan, onu kâl’den hâl’e geçirenlerde derhal etkisini gösterir.
Bir tek hadis bütün nüanslarıyla yaşandığı taktirde, insan hayatında en büyük devrimi yapar. İddia ediyorum.
Bir tek “Ya hayır söyle, yahut sus” Hadisini, bütün incelikleriyle iş hayatında, ev hayatında, sosyal hayatınızda uygulayın, durumu görün.
O sizi velâyet makamına kadar götürür. İtiraz etmeyin lütfen. “Yeter senden çektiğim ey tersi dönmüş ahmak.” Ramazan ayı olunca malûm televizyonlardan ahkâm kesmeye başlayan malûm şahıslar gibi ukalâlık etmeyin. Sadece başınızı önünüze eğin, edeple, saygıyla denileni yapın. Gerçekten yürekten inanan insanları inceleyin, o güzel insanlarda teslimiyetin, şükrün, sabrın, kanaatin, edep ve zarâfetin ortaya çıkardığı bir hoşluk, bir güzellik, bir incelik görürsünüz.
Onlar, hep etraflarına artı elektrik verirler. Onların yanında, kendinizi rahat, huzur, güvenlik içinde hissedersiniz.
Onların yanında, sadece sevgi, saygı, edep, incelik, zarâfet bulursunuz.
Tek düşünceleri, Allah rızası için hizmet etmek, faydalı olmak, yardımcı olmaktır. Nerede göz yaşı döken varsa, onların ıstırabını paylaşmaya hazırdırlar.
Nerede acı çeken, ıstırap çeken insanlar varsa, onlarla beraber olmak isterler. Ellerinde tek servet olarak yarım ekmekleri bile olsa, ihtiyacınız olduğu zaman ortadan ikiye kırıp, buyur kardeşim diye size uzatırlar, ama bu hareketleri öylesine içten, derin ve samimidir ki, onların yanında hayat bütün çirkinlikleri kaybeder. Onlarda her şey aşk ve ihlâs iledir.
Sabri TANDOĞAN




