Makale
Tasavvuf Bir Yaşam Biçimi midir?

Tasavvuf Bir Yaşam Biçimi midir?
Ölüm;
Ruhun bedenden ayrılıp özgürlüğüne kavuşmasıdır. Ruh olmadan beden neye yarar ki. Ruhun esas asli vatanı ebediyettir. Baki alemdir.
Beden onu taşıyan Ruhun onu cennete getirecek ameller işlemesini ister. Neticede eza’ yı da cezayı da mükafatı da kısacası cenneti de cehennemi de yaşayacak olan ruh dur.
Beden, cenneti istese de Ruhun yaptığının dışına çıkamaz. Ruh bedeni taşıdığı müddetçe ona muhalefetlik yapmaz. Yapamaz.
Çünkü ilahi güç bedeni ruha itaatkâr yaratmıştır.
İnsanoğlu iman etmiş olsa da iman etmemiş olsa da yaptığı kötülüklerden memnuniyet duymaz.
Her sabah yeni bir güne uyandığında işlemiş olduğun kötülükleri bir daha yapmayacağına dair kendi kendisine söz verse de bunu başaramaz.
Bunu başarabilmesi için mutlaka bir mürşidi kamile ihtiyacı vardır. Yani bir öğreticiye bir öğretmene ihtiyacı vardır. Bugünlerde buna yaşam Koç’u da diyorlar.
Kişi eğer böyle bir yol izlerse Mürşidinin ona vereceği telkinlerle nasihatlerle yoluna devam eder.
Bunun birinci maddesi de kişinin yapacak olduğu ilk işe eski çevresini terk etmesi ve Mürşidine RAM olmasıdır.
Ona verilen günlük dersini her gün muntazam bir şekilde okuması zikir sohbetlerini kaçırmaması, namaz vakitlerini sevdiğini özlüyormuş gibi beklemesinden geçer.
Dini bilgilerini tazeleyecek kitapları okuması, bilmediği duaları ezberlemesi kaza ve nafile namazlarını bir düzene koyup onları muntazam bir şekilde uygulaması ona yeni bir heyecan getirecektir.
Bu hasletler zor görünse bile Mürit için artık zor değildir. Aslında Tasavvuf bir yaşam biçimidir. Kişi artık yapmış olduğu ibadetlerden zevk almaya başlar.
İşte bu zevk alma işi başladı mı? Bu sefer başka arkadaşlarını da yanında görmek ister.
Kendisinde, tabiri caiz ise tebliğ aşkı yani Emri bil maruf, Nehyi anil münker iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak hasleti oluşur.
Eğer bu haslet kişi de başlamışsa artık nefsin mertebelerini aşma aşamasına gelinmiş demektir.
Bundan sonrası biraz daha dikkat ve gayrete bağlıdır.
Mürit kendi çabasıyla nefsin ilk üç mertebesini geçebilir. Ancak üçüncü mertebeden sonrasında mutlaka Mürşidinin yardımı gerekmektedir.
Nefsin Mertebeleri 7 dir.
- 1. Nefs-i Emmâre: · 2. Nefs-i Levvâme: · 3. Nefs-i Mülheme: · 4. Nefs-i Mutmainne: · 5. Nefs-i Radiye: · 6. Nefs-i Mardiyye: · 7. Nefs-i Kâmile:
Yukarıda ki ifadeye göre mürit kendi çabasıyla birlikte nefsi Mülheme’ ye kadar gelebilir.
Nefsi Mutmainneden sonrasını da Mürşidinin yardımıyla geçebilecektir.
Nefsin mertebeleri hakkında birçok kitap yazılmıştır. Alimler farklı yaklaşımlarda bulunmuşlardır hepsine saygımız vardır. (İslama aykırı olmadıkları müddetçe)
Biz de Nefsin Mertebelerinin ne anlama geldiğini, İslam Ansiklopedisinden alıntı yapan İnternet sitesi “Sorularla İslamiyet” adlı siteden özetlenmiş halini istifadenize sunuyoruz.
Sufiler, Kur`an-ı Kerim’in çeşitli ayetlerine dayanarak, insan nefsinin altı mertebesinin olduğunu ileri sürmüşler ve kendilerinden de yedincisi diye nefs-i kâmileyi ilave ederek yedi mertebeye çıkarmışlardır.
- Nefs-i Emmâre: Allah`ın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan nefistir.
- Nefs-i Levvâme: Allah`ın emirlerine bazen uyan, bazen uymayan, işlediği günahlardan dolayı üzülen ve sevaplardan dolayı sevinen nefistir.
- Nefs-i Mülheme: İlhama mazhar olmuş nefistir.
- Nefs-i Mutmainne: İmân esaslarına inanan, İslâm`ın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiçbir şüphe ve tereddüdü olmayan, neticede Allah ile manevî bir bağ kuran ve bunun lezzetine ulaşan nefistir.
- Nefs-i Radiye: Her yönüyle Hakk`a yönelen, Allah`tan gâfil olmama şuuruna eren ve O`ndan razı olan nefistir.
- Nefs-i Mardiyye: Bütün benliği ile Hakk`a teslim olan ve böylece Allah`ın kendisinden razı olduğu nefistir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur`an Dili, İstanbul 1970, VIII, 5817).
- Nefs-i Kâmile: Bütün kötülüklerden sıyrılıp manevi olgunluğa eren nefis. Bu mertebeye erişen bir kişinin bütün sıfatları güzeldir ve her hali ibadet sayılır (Süleyman Uludağ, Kuşeyri Risalesi tercümesi, s. 222, 277, 290).
Aslında nefs, bir şeyin kendisi, benliği, zatı ve hakikatıdır. Ona göre nefs-i mutmainne, o dereceye ulaşan insanın kendisi demektir (Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili, VIII, 5814).
Evet Tasavvuf, Tasavvufa intisap eden bir kişiyi halden hale sokarak tanınmayacak bir hale getirir. Allah’ın izniyle.
Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi kişi Tasavvufa intisap ettkten sonra, Allah’ın emirlerine uymayan yasaklarını çekinmeden yapan bir nefisten (Nefsi Emmare) bütün kötülüklerden sıyrılıp manevi olgunluğa erişen ve bütün sıfatları güzel olan bir nefse (Nefs-i Kamile) ulaştırır.
Dolayısıyla bir insan yetiştirme metodu olan Tasavvuf ilgililer tarafından önemsenmeli ve tavsiye edilmelidir.
Osmanlı döneminde, Tasavvuf erbabı bir öğretmen gibi değerlendirilmiş ve Devleti Aliye’ye faydalı bir vatandaş olarak tanıtılmış ve tavsiye edilmiştir.
Osmanlılarda Tasavvufi Hayat adlı eserden bir alıntı işle sohbete devam edelim. İnşallah.
Osmanlılarda tasavvufî hayat
Anadolu topraklarında Tasavvuf faaliyetlerinin temeli, Osmanlıların kuruluşundan önce Anadolu’ya gelen göçler sırasında atıldı. Köylere, tenha yerlere yerleşerek ziraat ve hayvancılıkla meşgul olan dervişler, iskâna elverişsiz yerlerde kurdukları zâviyelerin etrafını imar edip iskâna elverişli hale getiriyorlardı. Gazilerle birlikte fetihlere de katılan bu dervişlerin sınır boylarında kurdukları tekkeler seferler esnasında orduların harekâtını önemli ölçüde kolaylaştırmaktaydı. Osmanlı’nın kuruluşuyla birlikte tasavvufi faaliyetler Sufi Dervişler vasıtasıyla giderek arttı.
İslâm’ın özüne inersek, onu en iyi şekilde anlayıp duygu, düşünce ve davranışlarını tam manasıyla Allah ve Rasûlü’nün iradesine tabî kılmayı gaye edinen Tasavvuf mensuplarının dinimizi, gayrimüslim toplumlara tebliğ edip yaymayı en önemli vazifelerinden biri olarak kabul ettiklerini görürüz.
Nitekim bu yolda ilerleyen Osmanlı’da da Sufi Dervişler, pek çok bölgelerde yoğun bir tebliğ faaliyeti sürdürerek, insanlara İslâm’ı tanıtıp sevdirmişler ve müslüman olmalarına vesile olmuşlardır.
“Hz. Peygamber (sav)’in 7/628 yılında Heraclius’a gönderdiği mektupla, Müslümanlar, Anadolu’yla ilk kez irtibat kurmakla kalmamış; bizzat Efendimiz tarafından bu coğrafî bölgenin de İslâmlaştırılması gerektiği ortaya konulmuştur.”
Sûfî dervişler kitlelerin dînî, ahlâkî, içtimâî ve kültürel bütünlüklerini temin etme yanında İslâm’ın hizmetkârı ve hâmîsi olarak gördükleri devlete bağlılıklarını da sağladılar.
Dervişler, devletin kuruluşu sırasında ortaya koydukları bu davranışları sebebiyle yönetim tarafından desteklendi, imar ettikleri topraklara resmen yerleşmeleri hususunda kendilerine beratlar verildi, bazıları için yeni zâviyeler oluşturulup vakıflar tahsis edildi.
Bu karşılıklı anlayış ve yardımlaşma da içinde bulundukları toprakların kısa süre içerisinde İslâmlaşmasına vesile oldular.
Böylesine faydalı işlere imza atan dervişlerin bir Tasavvuf Mektebinden mezun olduktan sonra yaşam gayelerinin ne olduğu ayan beyan ortadadır.
Dolaysıyla Tasavvuftan korkmamak aksine sevmek, yardımda bulunmak devamı için gayret göstermek bizlerin asli görevi olmalıdır.
Bu arada Üstadımız Hacı Enver Babamızdan dinlemiş olduğum bir hikayeyi (Kıssadan Hisse) anlatmadan geçemeyeceğim.
Dervişler Mürşitleriyle beraber köy, köy dolanır insanları İslam’a davet ederler.
Yine böyle bir davet gezisinde Memleketin bir köyüne giderler.
Orada Müridanların birisine misafir olurlar.
Akşamı zikir ve sohbetle değerlendirirler. Sabahtan da köyün mezarlığına ziyarete giderler.
Mezarlık ziyaretlerinde dikkatlerini bir şey çeker.
Mezar başlıklarının çoğunda doğum ve ölüm tarihleri arasında kimisinde beş yıl kimisinde onyıl, kimisinde üç yıl gibi kısa zaman dilimleri vardır.
Bu durum dervişlerin dikkatini çeker.
Ve misafir oldukları kişiye sorarlar.
Burada insanların ömrü neden böyle kısa.
Aldıkları cevap çok manidardır.
Bu köyde Mezar başlıklarında doğum tarihine kişinin tasavvufa intisap ettiği tarih, ölüm tarihinde öldüğü tarih yazılır demişler.
Yani bu belde de tasavvuf süz geçen ömrü ömürden saymazlar.
İşte tasavvuf insan hayatında bu kadar önemlidir.
Tabii ki önce İslam bir yaşam biçimidir. Daha sonra da İslam’ın içinden çıkan tasavvuf bir yaşam biçimidir.
Allah CC şeriatına aykırı olan bir tasavvuf anlayışı yanlıştır.
Dolayısıyla Ülkemizin hiç de yabancı olmadığı Tasavvufu ilgililerin daha iyi tanınabilmesi ve yaygınlaştırılması hususunda çalışmalar yapılmalıdır.
Bir ilköğretim talebesi neden bir Abdulkadir Geylani’yi neden bir İmamı Gazali’yi neden Mevlana’yı veya Yunusu veya İmamı Rabbaniyi tanımasın.
Bu değerler, tanıtılırsa gençliğin daha iyi yetişeceğinden emin olabiliriz. Bir ülkenin kendi değerlerine sahip çıkması ne kadar doğru ve önemli bir konudur.
Tasavvuf gerçeğini hiç kimse inkâr edemez. Tasavvuf insan yetiştirme yöntemidir.
Tasavvuf Üstadımız Hacı Enver Babamızın da dediği gibi,
“Oğul Tasavvuf; incelik, nezafet ve zarafet yoludur.”
Bir başka sohbetinde de Tasavvufun Resulullah SAV Efendimizin Ahlakı ile Ahlaklanmak olduğunu bildirmektedir.
Dolayısıyla Tasavvuf bir Yaşam biçimidir. Vesselam.




